Kutlu Asya

Kutlu Asya

Tölömüş Okeyev

Tölömüş Okeyev, sadece Kırgızistan’ın değil dünyanın en önemli film yönetmenlerinden biridir. “Yönetmen Halit Refiğ’in dediği gibi ‘Eğer Tölömüş bir Kırgız Türkü değil de, bir Rus, hele hele bir Avrupalı veya Amerikalı olsaydı, bugün bütün dünyanın yakından tanıdığı, ödüllere boğulmuş bir yönetmen olurdu.’ Biz de onu bir avuç meraklıyla değil, salonu tıklım tıklım dolduran, yarısı ayakta kalmış seyirci kalabalığıyla birlikte seyrederdik. Aslında yaşadığımız bir çeşit körlük; Avrupa’nın parmağını gözümüze sokarcasına işaret ettiklerinin dışında hiç bir değeri görmüyor, görsek bile onun bir değer olduğunun farkına varamıyoruz.” Sanatı ve şahsiyetine büyük saygı duyduğum ağabeyim, dostum Tölömüş Okeyev için söylenmesi gereken çok şey var. O çok büyük bir yönetmen olduğu kadar, iyi bir diplomat ve “güzel” bir insandı. Zaman hatıralarını unuttursa da onun muhteşem filmleri Türk Dünyası’nda uzun süre konuşulacak ve genç sinemacılara rehber olmaya devam edecektir, diye düşünüyorum.

Tölömüş Okeyev
Büyük adamları büyük yapan nedir? Hangi şartlardan geçerek zirveye tırmandılar, bize bıraktıkları miras nedir, hep merak etmişizdir. Burada öncelikle Türk Dünyası Sineması içinde çok önemli bir yeri olan Tölömüş Okeyev’in doğduğu ve yetiştiği iklime dikkatinizi çekmek istiyorum. Türkistan’da ve sadece Aytmatov’un değil “Tölömüş’ün ülkesi Kırgızistan”da sinema nasıl gelişti, bu sinemada Tölömüş Okeyev’in rolü ve mirası nedir? Eserlerine ve fikirlerine bu açıdan yaklaşarak büyük yönetmeni dilim döndüğünce anlatmak istiyorum.
TÜRK DÜNYASI SİNEMASI
Türk Dünyası Sineması deyince Türklerin oturduğu coğrafyalardaki yönetmenlerin çektikleri filmler yahut bu coğrafyaların insanlarını, mekânlarını, oyuncularını, sinema çalışanlarını değerlendirerek çekilmiş yapımları anlamamak gerekir. Hangi coğrafyada olursa olsun Türklerle hemhal olan, Türklerin dünyasını doğal haliyle sinemaya taşıyan, onu kendi kültürü tarihi ve sanatıyla buluşturan, bunlarla iç içe aktaran, sıkıntılarıyla üzülen, ağlayan, sevinçleriyle kıvanç duyan bir sinema anlaşılmalıdır. Günümüzde büyük zorluklarla çekilmiş filmlerden oluşan bir Türk Dünyası Sineması’ndan söz edebiliyoruz. Türk Dünyası’nı Balkanlar’dan Moğolistan’a geniş bir coğrafya olarak ele alarak bakarsak, Türk Dünyası coğrafyasında çekilmiş filmlerin, bize hiç yabancı gelmeyen duyguları, gelenekleri, kahramanları, tarihî oluşumları, insan-çevre ilişkisini ve hayat tasavvurunu gözettiklerini ve estetik bir duyarlılıkla işlediklerini fark ederiz. Yeşilçam’daki sinemaya meslekî yaklaşımın aksine, bu sinemalarda yönetmenden kameramana, senaristten kurgucuya her eleman eğitimli olarak bu sanat dalıyla iştigal etmiş, eğitimlerini dünyaca ünlü Moskova Devlet Sinema Üniversitesi’nde (VGIK) almışlardı. Dolayısıyla Türk Dünyası sinemacıları kendi sahalarında son derece yetkin bir teknik donanıma sahiptiler.
Türk Dünyası sineması, bin civarında filmden müteşekkil bir arşive sahiptir ve bu konuda en kapsamlı çalışma, Prof. Tevfik İsmailov’un üç cilt halinde MSÜ, Sinema-TV Enstitüsü’nden yayımladığı “Türk Dünyası Sineması Tarihi” başlıklı kaynak eseridir. Bu toplamdaki filmlerin bir kısmı, Sovyetlerdeki cari ideolojik zihnî atlas gereği belli bir sınıf bilinci ve sosyalist sanat anlayışı unsurlarını taşımaktadır; ancak yine de tarihî ve millî bir şuurla hayata ve toplumsal sisteme yaklaşan kimi yönetmenler bu zorluğun üstesinden gelmeyi bildiler ve değişik sembolik ve mecazî anlatımlarla öylesi bir bağlantıya girmeden senaryolarını görselleştirdiler. Ayrıca eski sosyalist düzende tarihî kültürel geçmişle olan bağıntı, Türkiye’de olduğu gibi hemen hemen eşzamanlı bir kırılmaya uğramışsa da, Türk Cumhuriyetleri’ndeki yönetmenler kendi tarihlerini reddetmek gibi bir komplekse kapılmadan geçmişlerine ait konuları anlatabildiler; Biruni, Nizami, Nasreddin Hoca, İbn-i Sina, Ali Şir Nevai ve Mahdum Kulu gibi büyük tarihî kişilikleri adeta kıvançla beyazperdeye taşıdılar.
1963’te Bulat Mansurov’un çektiği “Şükür Bahşi”, Türkmen sinemasından Hocakulu Narlıyev,’in 1972’de çektiği “Gelin”, 1983’teki “Karakum Gölgede 45º”, 1984 tarihli “Mahdum Kulu”, Özbek sinemasından Şöhret Abbasov’un 1975 yapımı “Ebu Reyhan Biruni”, 1998 yapımı “Atamdan Yadigâr Topraklar”, Azerbaycan sinemasından Eldar Kuliyev’in 1982 tarihli “Nizami”, Kazakistan sinemasından Ardak Amirkulov’un 1995 yapımı “Abay”, 1990’daki “Otrar’ın Düşüşü”, Darejan Umurbayev’in “Kayrat” (1991), “Kardiyogram” (1995), “Katil” (1998) ve “Yol” (2001), Başkurdistan’dan, Bulat Yusupov’un 2000 tarihli “Ağul Üzerinde Gökkuşağı” Doğu Türkistan’dan Hürriyet İsmailova’nın 1990 yapımı “Oteng Mihri” gibi filmleri Türk Dünyası Sineması’nın öne çıkan filmleri oldu.

Tölömüş Okeyev
Türk Dünyası Sineması içinde Kırgızistanlı yönetmenlerin ve özellikle Tölömüş Okeyev’in çok özel bir yeri bulunmaktadır. “Tölömüş Okeyev, Kırgız sinemasının çırpınan bir yüreğiydi. Tölömüş, Kırgız sinemasını sanatıyla yükseklere çıkarmakla, dünyaya yaymakla beraber aynı zamanda titiz bir hoca, alçak gönüllü, olgun ve güzel bir insandı. Tölömüş Okeyev’in sineması büyük bir mekteptir. Genç sinemacılar bu mirastan çok şeyler kazanabilir ve zannımca kazanmalıdırlar. Tölömüş Okeyev’in hayatı Kırgız sinema kültür tarihinin en parlak sayfalarından biridir.”
SİNEMA, TÜRKİSTAN VE KIRGIZİSTAN
Sinema, Okeyev dünyaya gelmeden çok önce İç Asya’ya yayılmıştı. İlk film gösterimi 1897’de Taşkent’te yapıldı. 1914 yılına gelindiğinde Özbekistan’da yirmi beş, Kazakistan’da yirmi, Türkmenistan’da altı, Kırgızistan’da ise film gösterilen bir salon vardı. Tabi sinema salonları Rus Çarlığı’nın bir propaganda merkezi konumunda idi. Çünkü İç Asya’daki Türkler, boylar ve hanedanlıklar arası/içi siyasi çatışmalar ve dış güçlerin siyasetleri neticesinde hâkim oldukları devletleri ve toprakları Rus Çarlığı’na devretmek zorunda kalmışlardı.
Kırgızistan coğrafyası, Çarlığın en geç nüfuz edebildiği alanlardan biri olduğu için o yıllarda Rus Ordusunun ağır baskısı altındaydı. 1916’da Ruslar Kırgızistan’da soykırım başlatmış; yüz bin civarında Kırgız, Çarlık askerlerince öldürülmüştü. Hayatta kalanlar, Çin’e kaçmak zorunda kaldı. Kırgızların büyük bir kısmı bu soykırım sonucunda yok oldu; yurtta kalanlar açlıkla karşı karşıya kaldı; kaçabilenler de yolda soğuktan ve açlıktan kırıldılar. Bu şartlar devam ederken 1917’de Rusya’da ihtilal oldu ve Sovyet hâkimiyeti başladı. 1917 yılında Sovyet egemenliği başladı ve enternasyonalizm ideolojisi yaşanmaya başladı. 1920’li yıllarda Kırgızların göçebe hayatına son verilmesi, merkezlere yerleştirilmeleriyle eğitim faaliyetleri başladı. Zenginlerin mülklerine el konuldu. Kolektifleştirme başladı. Yeni düzen iyice yerleşti ve halk içinden aydınlar meydana çıktı, ‘yeni zamanın’ yeni kahramanlarını üretme zamanı gelmişti.
Yeni rejim Kırgızların nispeten rahatlamasına yol açtı; Çin’e kaçan Kırgızlar vatanına dönme imkânı buldu. Sovyet döneminin başlangıç yılları, 20-30’lu yıllar, Kırgızların bir anlamda ekonomik, siyasî ve kültürel bakımdan yeniden oluşma ve yapılanma dönemidir. Kırgızlar, bu yüzden kendilerini S.S.C.B. ferdi olarak gören ilk Sovyet vatandaşları olmuştur, denilebilir.
Sovyetlerin ilk dönemlerinde önemli yönetmenlerden Freilikh, Mikail Doronine, Mikail Averbakh, Dziga Vertov, Yuli Raizman gibi yönetmenler Türk nüfusun yaşadığı İç Asya ülkelerine gelerek filmler çeviriyorlardı. Sosyalizmin propagandası amacıyla yapılan bu çalışmalar, bir süre sonra İkinci Dünya Savaşı için Sovyetlerin asker ve benzeri ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik propagandaya dönüşecekti. Ancak Stalinci bir anlayışla tek tipleştirme eğilimi milli sinemaları gelişmesine engel olacaktı. Neyse ki Nabi Ganiyev (d.1904) Kamil Jarmatov (d. 1903), Altı Garlıyev (d.1909) Meret Atahanov (d.1914) Huat Abuseitov (d.1904) gibi ilk dönem İç Asya sinemasına bölgenin en genç sineması olan Kırgızistan Sineması’ndan taze kan geliyordu. Tölömüş Okeyev’in doğduğun yıllar… Stalin’le birlikte ideolojik baskı ve yok etme (represya) çok hızlandı. Korkunç Represyon yıllarında tam anlamıyla var olma mücadelesi yaşandı. Bu yıllarda binlerce kültür, ilim adamları, siyasetçiler yok edilmişti. Bu baskının en yoğun yaşandığı Sovyet Cumhuriyetlerinden biri Kırgızistan oldu; 1937’de zamanın Kırgızistan başbakanı konumundaki kişinin de dâhil olduğu; içlerinde Cengiz Aytmatov’un babası Törekul Aytmatov’un da bulunduğu 137 aydın, bir gece içinde eski bir tuğla fabrikasına gömülüverdiler. Kırgızlarda 30-50’li yıllarda ideolojik baskı çok güçlendi. 60’lı yıllarda ‘hafifleşme dönemi’ oldu. 70-80. yıllarda baskıcı sistem bütün alanlarda yeniden çok güçlendi. Kırgız kültürü 40’lardan başlayarak çok gelişmeye başladı. 50’lerden sonra Kırgızların bir ulus olarak milli bilincinin, kültürünün, devletinin gelişmesi fark edilmeye başlamıştı. O zamanlarda Kırgız milli tiyatrosu, müziği, edebiyatı ve 30’lu yıllarda yasaklanan ‘Manas’ destanı, manasçılar canlandılar. 50-60-70’li yıllar Kırgız sanatının rönesansının zirve noktasıdır. Kırgız sanatı Sovyet sanatının ayrılmaz bir parçası haline geldi. Edebiyat, tiyatro, müzik, resim ve özellikle sinema uluslararası seviyeye ulaştı.
Kırgızistan’da ilk sinema kuruluşu 1930’da Bişkek’te kuruldu. 1940’larda 213 gösterim salonu vardı. Kırgızfilm’in kuruluşu ise 1942 yılıdır. 1954-60 yılları Kırgız sinemasının ilk örnekleriyle karşılaştığımız yıllar. Bu kısa tarihine karşın Kırgız sinema tarihi oldukça renklidir ve kendi içinde bir patlamayı, yaygınlık kazanmayı başarmış bir sinemadır. Sovyet döneminde ufak ülkelerden biri sayılmasına rağmen Kırgız Sineması “mucize” olarak nitelenmiştir. Çünkü en baştan çeşitli uluslararası festivallere katılmaya başladı ve ödüller aldı. Sinemasını bir yana bırakın, Kırgızistan’ı kimse tanımıyordu. Okeyev’in ‘Kök serek’ (Kurt Sultanı/Bozkurt) filminin Oscar ödülüne aday gösterilmesiyle genç nesiller gurur duyduğu bir sinemayla yetişmiş oldu. Şu anda Kırgız kültürünün önemli bir parçası ve gurur kaynağı durumundadır. Ancak bu seviyeye kolay gelinmedi. Yetmiş yıl boyunca birçok şey açıkça söylenemedi. Onlar filmlerin içeriğinde gizlenerek, başka şeylerle, simgelerle, eğretileme ile gösterilmişti.
Kırgız sinemasının, kurulduğu 1942 tarihinden sonra birçok üstadı olmuştur. Tölömüş Okeyev, Bolotbek Şamseyev, Melis Ubukeyev, Gennadi Bazarov, Dinara Asanova, Sagınbek İşenov, M. Kovalev… Okeyev, bu yönetmenlerin içinde bir yıldızdır; ünü Kırgızistan ve Sovyetler Birliği sınırları dışına taşmıştır.
TÖLÖMÜŞ OKEYEV
Tölömüş Okeyev, 1935 yılında Issık-Köl bölgesinde Bokonbayevo köyünde doğdu. O, her zaman muhteşem bir tabiat içinde büyüdüğünü söylerdi. Yetiştiği bölgede söylenen Kırgız şarkıları, yaşadığı Kırgız hayatı, ilk aldığı intibalardır. Beş altı yaşındayken -ikinci dünya savaşı zamanında- çobanlık yapıyordu. At yoktu ve o inek üzerinde sabahtan akşama kadar bu işi yapıyordu. Bunu “Çocukluğumuzun Gökyüzü” isimli filmde işlemişti. Aynı zamanda okuyor ve çalışıyordu. O filmde gördüğü hatırladığı birçok şey var. Bu filmin senaryosunun başkası yazdı ama ön çalışma adeta bir albüm gibi her sahneyi çizmişti. Sonra Bişkek’e okumaya gitti ve orada kaldı. Böylelikle Sovyet kültürüyle tanıştı, öğrenmeye başladı. Ardından Leningrad’a okumaya gitti. Oradaki sanat eserleri ve sanatçılarla tanıştı. O halktan çıkan bir insandı ama hem de tüm uygarlığın kültürüne ulaşmak arzusundaydı. Ayrıca kendi kültürüne başka bir bakış açısıyla bakabiliyordu. 1958’de LIKI’yi (Leningrad Sinema Okulunu) bitirdi. Önce ses teknisyeni olarak okudu ve birkaç filmde çalıştı. Mezuniyetinin hemen sonrası ses teknisyeni olarak Kırgızfilm’de görev aldı. Arayış içinde bir sanatçı oluşu başka ufuklara onu ulaştırdı. Onun ifade tutkusu genişti. Fikirleri sadece o meslek çapında sınırlı değildi. Bu yüzden senaryo eğitimi için Moskova’ya senaryo ve yönetim kurslarına girdi. 1966 yılında Moskova’ya senaryo eğitimi almaya girmesiyle film yönetmenliğine ilk adımı atmış oldu. Mezuniyet işiyle de çok dikkat çekti. Bu iş bir belgeseldi ve atları konu ediyordu. O ufacık kısa filmin içinde dramatik bir kurguyla işledi konuyu. Bu, doğumundan ölümüne bir atın hayatı idi. Bu konuyu hayata çok derin bir bakışla sunuyordu. Bu da çok dikkat çekti. Bundan sonra başka filmler geldi. Böylelikle “Ateşe Tapınmak”, “Ulan”, “Çocukluğumuzun Gökyüzü”, “Kurt Sultanı” gibi anıtsal işlere yönetmen olarak imza attı. Filmlerinde vatanın doğal güzelliklerinden salt tasvir amacıyla yararlanmadı. Doğa ve insan hem birlikteliğin hem çatışmanın figürleri olarak yer aldılar onun anlatımında. “Kurt Sultanı-Bozkurt” 1973 yılında dünya sinema örnekleri arasında en iyi on film arasında yer aldı ve Oscar’a aday gösterildi. Sovietskaya Kırgızya isimli bir sinema dergisi çıkardı ve Bişkek’te bir tiyatro oyunu sahneye koydu. Tiyatro oyununu bir deneme olarak yapmış ama memnun kalmamıştı. Hep yönetmen olmayı amaç edinmişti ama çok yönlü biriydi. Her işte en iyi olmayı amaçlardı ve başarılı bir şekilde yapmayı isterdi. Onun sanatçı kişiliği en çok sinema yönetmenliğinde kendini gösterir. Gerçekten filmlerinde müziğinden kurgusuna tüm sanatlara tutkuyla bağlı bir sanatçının duyarlılığı sezilir. Okeyev, bağımsızlık sonrası Kırgızistan’ın ilk Türkiye büyükelçisi idi. Sanatçı diplomatların mükemmel bir örneği oldu. Büyükelçiliği sırasında ilgili herkese yardımcı oldu. Doğru adresler, doğru isimler verdi. Kırgızistan’ı o kadar iyi tanıyordu ki hangi konuda kime müracaat edileceğini çok iyi biliyordu; özellikle sanat, kültür söz konusu olduğunda. Vefatına dek Türkiye’de yaşamıştır.
TÖLÖMÜŞ OKEYEV’İN FİLMLERİNİN KONULARI
Kırgız sinemasından Tölömüş Okeyev, filmlerinde işlediği temalar, tarihî ve çağdaş şuur ve sinema dilindeki özgün yaklaşımıyla Türk Dünyası sinemasında temsil niteliğinde bir konuma sahiptir. Okeyev, hayatı sinemayla özdeş hale gelmiş, adeta Krosava duyarlılığıyla sinemaya yaklaşan bir yönetmendir. İfadesiyle hem ulusal bir sanatçı olarak hem de değindi konular sayesinde evrenselliği yakalayarak bir dil oluşturdu. Tölömüş Okeyev’in ekranda yarattığı eserler Kırgız halkının yaşamının özellikleri ile iç içe geçmiş şekilde Kırgız halkının milli bilincinin derinliğini anlatır. Kırgız halkının başından geçen tarihi aşamayı mükemmel yaratıcılıkla gösterir. 1966’da “Çocukluğumuzun Gökyüzü”yle başlayan sinema serüveni 1986’daki “Sevgi Serabı”na dek sürdü. Filmlerinde bir yandan tarihî destansı konulara eğilen Okeyev, diğer yandan gündelik hayatın insanın ruhunu acıtan dramını görüntüye taşıdı.
Filmleri içinde Çocukluğumuzun Gökyüzü önemli bir köşe taşıdır. Okeyev’in ilk filmi ‘Çocukluğumuzun Gökyüzü / Nebo Nashego Detstya’ (1966) kırsalda yaşayan ve bütün çocukları kente göçmüş yaşlı bir at bakıcısının, son oğlunu dağlarda tutma ve ona at çobanlığını öğretme gayretini anlatan hüzünlü bir hikâyedir. “’Çocukluğumun Gökyüzü’ zamanın ötesinde, birçok ülkede gösterildi ve her zaman benzer tepkiler aldı ve izleyenleri etkiledi. 1966’da çekildi ve 1967’de gösterime girdi bu film ama gösterime giren bir film olsa da ilk izleyen seyircileri hâlâ etkilemeye devam ediyor. Çünkü bu filmde işlenen sorunlar; Ömür nedir? Anne baba ile ilişkiler nasıldır? Teknoloji ile gelenekler arasında çatışma nedir? gibi konulardı. Bunlar kalıcı sorunlar. Babamın tüm filmlerinde aynı şeye rastlanır.” “Çocukluğumuzun Gökyüzü” filmi Okeyev’in filmlerinin arasındaki Kırgız halkının milli bilincini en yüksek derecede gösteren filmlerin birisidir. Bu film sadece Kırgız sinemacılığında değil dünya sinemacılığında da özel yere sahiptir. Çünkü bu filmde Kırgız halkının karakteri, kültürü iyice açılıp gösterilmiştir. Filmde o zamandaki toplumun hayatını küçük aile örneğinde gösterilmiştir. Film 60’lı yıllardaki yeniden yapılandırmanın başlangıcını anlatır. Zamanın değişmesi, eskilerin gitmesi, yeninin gelmesi, anne babanın yaşlanarak bir ayağıyla geçmişte bir ayağıyla şimdiki zamanda olduğu, çocuğun ise bir ayağıyla şimdiki zamanda, bir ayağıyla gelecekte olduğu gösterilir. Gelecek artık çocuğundur, geçmiş ise anne babayla gitmiştir. Onların gitmesiyle binlerce yıllardan beri toplanan manevi zenginlikler de kaybolur. Atlar otlayan otlaklarda yolların kurulması, dağların tünel için patlatılması, atlar sürüsünün patlamadan korkup paniğe kapılması yeninin gelip eskinin gittiğini anlatan şeylerdir. Filmde bunların hepsi psikolojik yandan dikkatlice gösterilir.
1973’te çektiği “Kurt Sultanı”, hayvanlar arasındaki hayatta kalma mücadelesinin insanlar arasında da söz konusu olduğunu şiirsel bir dille yansıtır. Ulaşılması neredeyse imkânsız bir aşkı işleyen 1975 yapımı “Kızıl Elma” ise sembolik anlatımıyla ulaşılması bir mefkûreye dönüşen “Kızılelma” fikriyatına göndermede bulunur. 1977 tarihli “Ulan Rüzgârı”, yine güncel hayata bir değinidir ve Kırgız toplumunun önemli bir sorunu olan alkol bağımlılığının neden olduğu yıkımı melodramatik bir söyleme sapmadan aktarır.
Okeyev’in “Altın sonbahar” filmi onun yaratıcılığında özel konuma sahiptir. Çünkü birçok filmlerde kahramanın eylemlerine sadece dıştan ilgi gösterilirse, bu filmde kahramanın iç dünyasına da dokunulmuştur. Gazeteci olarak çalışan bir insanın gözüyle toplumu değerlendiririz. Bu filmde Okeyev somut bir kahramanın iç dünyasına girmeye çalışmıştır. Bu yüzden filme yöneticiler tarafından çok baskı yapılmıştır. Çünkü başkahraman iç dünyasındaki karışıklıklarla uğraşmanın yerine Sovyet ideolojisini sağlamlaştıran bir işçi olmalıydı. 80’li yıllarda Kırgızistan’ın devlet olarak oluşmasına denk gelen gençlerin şehre gelip aydın olmasıyla birlikte kendi köklerini yok edip etmedikleri sorusu vardı. Bu film monologdur. 40-45 yaşındaki bir Kırgız son bahar aylarının birinde kendi yaşamına farklı bakış açısıyla bakmaya başlar, kendisinin yaşamdaki yeri hakkında, neyi doğru, neyi yanlış yaptığı hakkında düşünmeye başlar. Belki bu film sadece kahramanın değil, 80’li yıllardaki genel çağdaş Kırgız düşüncesini anlatan filmdir. Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülüyle taçlandırılan, görkemli bir görselliğe sahip 1984 yapımı “Kar Leoparının Soyu/Ak İlbarsın Tohumu”, Kırgızların ünlü bir destanı olan Kocacaş’tan esinlenir ve tutku, vefa, töreye hürmet, özveri, kozmik ahenk gibi eskimez temaları tarihin derinliklerinden günümüze estetik bir damıtılmışlıkla sunar. “Kar Leaoparının Nesli” filmi, soy ayrımcılığı zamanında insanın dünyadaki varlığı, doğa ile sıkı ilişki içinde olması hakkındadır. Filmin esas konusu insan ile doğa ilişkileri ve çevreyi korumadır. Çevreyi bozmak insanın kendi kendini yok etmesiyle eştir. Bu mesele günümüzde de çok günceldir. Filmin konusu Kırgız milli ‘Kococaş’ ve ‘Karagul botom’ küçük destanlarından oluşturulmuştur. Filmde başkahraman Kococaş avcıdır. O avcılık mesleğiyle kendi halkının varlığını sürdürür ve doğa ile uyum içinde yaşamıştır. Ancak bu uyumluluk Kococaş’ın tüfeğe sahip çıkmasıyla yok olur. Önceden gerekli olduğu kadar hayvanlar atılırken şimdi bir eşya (tüfek) için sayısızca öldürülmeye başlamıştır. Aslında insanın güçlü silahlara sahip çıkması insanın kendisi için tehlike yaratır. Örneğin günümüzdeki nükleer silahlar. Filmdeki bu problemlerin kesinliği Kococaş’ın kendi oğlunu kendi tüfeğiyle vurmasıyla daha net anlaşılır. Bu ölümün anlamı Kococaş’ın nesli bununla durmaktadır, yarınının olmadığıdır. Bununla birlikte insanlığın da geleceği tehlike altında olduğu anlamı da vardır. Bir Suriye-Kırgızistan ortak yapımı olan “Sevgi Serabı” ise sanat ve sanatçının dünyasına tarihi bir yaklaşımla eğilir ve geçmişten günümüze sanatçının sanatla olan o özgül ilişkisinden kesitler sunar.
SANAT ANLAYIŞI
“Kızı Alima Okeyev’le yapılan bir söyleşide Tölömüş Okeyev için ‘çocuk merakını hiç yitirmeyen bir sanatçı’ denilmektedir. Tölömüş Okeyev’in kendine has sinema anlatılarında bu göğe merakla bakan, öğrenme tutkusuyla dolu çocuk-sanatçıyı kolaylıkla duyumsarız. Belki de onun sanatının en etkileyici yanı budur; ‘saflık ve bilginin iç içe geçmesi!’”
Sinema
“Sinema uluslararası bir sanat. Fellini’yi, Godard’ı, Krusava’yı bilmeden sinemacı olunamaz. Biz 60’lı yıllarda Moskova’daki sinema enstitüsünde klasik sinema eğitimi vermeye çalışıyorduk. Bütün büyük klasikleri gösteriyorduk. Bu en büyük dersti. Sinemanın dili bir. Sanatın da amacı bir. Nitekim bizim belgesel ve sanat filmlerimiz Avrupa’da iyi ödüller aldı. Bu bir ülkenin sineması için çok önemli. Devrim sonrası sinemacıları rejim nedeniyle, ister istemez üstü örtük, kapalı bir anlatım benimsemişlerdir ama hangi nedenle olursa olsun sinemada sembolik anlatımı doğru bir biçimde kullanabilmek yine de büyük sinemacıların işidir. Bunlar seyircileri düşündürmek isteyen, kafası çalışan yönetmenlerin cesaret edebildiği bir şey. “Bak bu düşman, bu da dost” diyen bir film tek bir ağaç gibidir. Oysa sanat olan sinema insanı bir ormanla ya da bir aysbergle baş başa bırakır. Bu ormanı keşfetmek, başını ve sonunu kestirebilmek izleyiciye kalmış. Tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi…”
Çocuk ve Hayvan
Filmlerinin hemen hepsinde çocuklar ve hayvanlar önemli bir yer tutuyor. Onun çocuklarla ve hayvanlarla çalışması çok ayrı bir tarz. Onlarla nasıl anlaştıkları ise neredeyse bir sır. Ama tüm filmlerinde muhakkak bir çocuk oyuncu ve bir hayvan var. Onun için çocuk duyguları, hayvanla insanın iletişimi, hayvanın duyguları en temiz olan duygulardı. Hiç yalan olmayan bir iletişimdi bu. Aynı zamanda ‘çocukları ve hayvanları kandıramazsınız’ derdi her zaman. ‘Çünkü onlar ikiyüzlü davranışı hemen davranışınızdan anlar.’derdi.
Sevgi ve İnanmak
O sevgi dolu bir insandı; milletini, yurdunu, ailesini, insanları seviyordu. Sevginin önemine inanıyordu: “Babamın sohbetlerinin genel konusu “sevgi” idi. Her zaman bunu belirtmiştir. Bu sevgi aileye, insana ve vatana olsun, bir bütündü. Sevginin, Tanrının insana en büyük armağanı olduğuna inanıyordu. Çünkü sevgi yaratıcı, nefret yıkıcıdır ona göre. Nefret yok edicidir, derdi. Bu bahsettiğimiz zor koşullarda hayatta kalmak nefretle olamadı ona göre. Olumsuz bir dünyada sadece sevgi bir çözümdü, sevmek ve inanmak…”
Millî Zenginlikten Yararlanma
Tölömüş Okeyev, sanatçının önce kendi kültüründen faydalanması gerektiğine inanıyordu. “Hatırımdadır, o derdi ki, “Sanatçı, halka daha yakın olmak için kendi folklorundan faydalanmalıdır mutlaka. Gerçek anlamda her sanat eseri kendi halkının yaratıcılık çeşmesinden gıdalanmalı, bunu kullanmalı, böylelikle sanatçı ve sanat, halkın karşısında insanlık ve vatandaşlık borcunu yerine getirmelidir. Aksi takdirde, hatta en büyük yetenek sahiplerinin bile eserleri ulusal ve evrensel mahiyet taşımaz. Onların yaratıcılık ürünleri halkın saygısını ve sevgisini kazanamaz.”
Tölömüş Okeyev “Sinema bir sentezleme sanatıdır ve başka sanatlarla paylaşıma girmezse var olamaz” diyor, ilk önce insanın kendisini kültürle yetiştirmesi gerektiğine inanıyordu. Öbür kültürlerle tanışmak gerektiğini de ekliyordu. Bir dünya bakışına sahip olurken aynı zamanda kendi eski kültürünü bilmesi gerektiğini vurguluyordu. Bizim bir kökümüz var oradan çıkıyoruz, onu bilmek, tarihimizi bilmek ve bunun yanında evrensel kültüre sahip olmak, bilmek…”, “İnsan ruhani olmalıdır, insan kendiyle zengin olmalıdır, o zaman ifadesi de zengin olur, bir şey söylemeye gerek duyan insan olur. ” derdi. O her zaman son bir şey kullanmak istiyordu. Zaten klasik müziği çok iyi biliyordu. O filmlerin müzik kaydını da yapmaktaydı. Bunun dışında çok iyi bir klasik müzik hafızası vardı ve duyduğu parçayı hemen tanırdı. Filmlerinde gerçekten müziğin önemli bir rolü vardır. Klasik resimde yine aynı ilgiye ve hafızaya sahipti. Leningrad’da okuduğu dönem onun için bir avantajdı, çünkü birçok sergilerin, müzelerin olduğu bir şehirdi orası. Babam saf bir köy çocuğuydu aslında o şehirde. Büyük bir tutku ve öğrenme isteğiyle sergilere, konserlere gitmeye başlamıştı. O zaman imkânsızlıklar içindeydiler ama devamlı konsere gidiyor ve sanat etkinliklerini kaçırmıyorlardı. Son gününe kadar babam kitap almıştır. En büyük tutkusu okumaktı. Öğrenmeye her zaman açıktı ve açtı. Bir filme başlamadan önce çok çalışıyordu. Özellikle bu tarihi bir filmse uzmanlara danışıyor, uzmanlarla görüşüyor, kitapları okuyordu. Çünkü çokça bilgilenmek isterdi. Tarih onun en önemli ilgi alanıydı. Her zaman köklerini araştırıyordu. Göktürklerin tarihine dek araştırdı. Bir kompozisyon oluşturmayı sinema sanatının gerekliliği olarak görüyordu.”
OKEYEV VE GÜNÜMÜZDE TÜRK DÜNYASI SİNEMASI
Türk Dünyası Sineması ve ile ilgili olarak belki de Beşir Ayvazoğlu’nun şu tespitlerini daima aklımızda tutmak ve buna çözüm yolları aramak gerekiyor: “Aytmatov’a göre, her yazar, kendi milletinin hayatını anlatmak, eserlerini, kendi millî gelenek ve törelerini kaynak olarak zenginleştirmek zorundadır. Fakat orada kalındığı takdirde bir yere varılamaz. Edebiyatın, millî hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri vardır: Ufku millî olanın ötesine doğru genişletmek ve evrensel olana ulaşmak! Aytmatov bunu başaran ve çok eski efsaneleri alıp işleyerek insanın özüne, yani evrensel olana ulaşabilen benzersiz bir yazardır. Gün Olur Asra Bedel’de bir Kırgız-Kazak efsanesini, Sovyetler Birliği’nde uygulanan siyasetle paralellikler kurarak anlatmış ve sosyal psikoloji literatürüne yepyeni bir kavram kazandırmıştır: Mankurt. Göçebe Türkler’in tarihî düşmanları olan Juanjuanlar, savaşlarda aldıkları esirlerin güçlü kuvvetli olanlarını kendilerine ayırarak dayanılmaz işkencelerle mankurtlaştırdıktan sonra köle olarak kullanırlarmış. Mankurt, yani geçmişini hatırlamadığı gibi, en yakınlarını da tanımayan, hatta efendilerinin emriyle onları öldürebilen bir çeşit robot… Bana mankurt kavramını çok daha geniş bir alanda kullanmak mümkün gibi görünüyor. Batı, daha doğrusu Batılı büyük iletişim tekelleri, özellikle eskiden üçüncü dünya ülkeleri denilen ülkeleri mankurtlar dünyası haline getirmek için bütün imkânlarını seferber etmiştir. Neyi bilmemizi istiyorlarsa onu biliyor, nasıl düşünmemizi istiyorlarsa öyle düşünüyoruz. Bu korkunç gerçeğin farkına varanlar, ne yazık ki, seslerini hiç kimseye duyuramıyorlar. Tölömüş Okeyev’den onun için haberimiz yok.
“Sovyet dönemi sonlanınca bu kültür hayatında ve ekonomide çok tahribat yaptı. Sadece ekonomik değil her alanda oldu bu. Kültür hayatını da çok etkilemişti, olumsuz olarak. Sovyet döneminin sonrasında, bağımsızlık döneminde tüm cumhuriyetlerde kültür ayakta kalmaya çalıştı. Bazı ülkelerde bunu iyi başardılar. Ama kültür hayatı söz konusu olunca, ülkelerin aralarındaki bağlantılar zayıfladı, hatta kopma noktasına geldi. Her ülke bağımsızlığı yüzünden belki de kendinden başkasıyla pek ilgilenemedi. Son zamanlarda herkes anladı ki tekrar işbirliği gerekmekte. Bu sözler kızı Azize Okeyeva’nındır. Genadiy Bazarov ise kendisiyle yapılan bir söyleşide durumu şöyle özetlemişti: “Sovyet zamanında, yani bir ülke iken sürekli bir temasımız oluyordu. Özellikle Kazaklarla, Türkmenlerle, Baltık Cumhuriyetlerindeki sinemacılarla. Bu bir sinemacılar birliği şeklindeydi. Bizim oyuncularımız onların filmlerinde, onların oyuncuları bizim filmlerimizde çekimlere katılırdı. Karşılıklı festivaller yapardık. Sinema tartışırdık ve fikir alışverişinde bulunurduk. Sovyetler dağılınca temasımız koptu çünkü her cumhuriyet içine kapandı, inzivaya çekildi ve kültür emekçileri, özellikle sinemacılar buna rağmen sürekli temasımızı koruduk. Birbirimize kendi eserlerimizi göstermeye çalışıyoruz. Sinemacılar Birlikleri düzeyinde bu temas hâlâ sürmekte. Sürekli bir araya gelmeye çalışıyoruz. Tabi ki bu artık zor. Çünkü eskiden bir merkezi güç bize finans sağlarken bu ortadan kalktı. Bir süre film çekmek için hiç para bulunamadı. Sovyetler dağıldıktan sonra on beş sen boyunca nerdeyse hiç film çekilmemişti. Bu dönemde tek tük filmler çıkıyordu. Bunlar da yurt dışından, özellikle Fransız, Alman ortak yapımlar sayesinde oluyordu.” Maddi destekten yoksun yönetmenlerin sadece Türk Dünyasında değil dünyanın birçok yerinde Batı destekli filmler çevirdikleri bilinmektedir. Ancak yine de Amerikan filmlerinin ezici baskısına karşı seçenekler oluşturulmaya çalışılmaktadır. “Amerikan sineması tüm dünyada olduğu gibi bizde de etkili oldu ama buna rağmen Kırgız sinemacılar derneği diğer sinemaları da tanıtmaya çabalıyor. Örneğin yakın bir tarihte Türk sineması haftası düzenlendi Bişkek’te. Geçen ay Devlet Sinema Komitesi ve Sinemacılar Derneği şöyle bir etkinlik yaptı; Bişkek kentinin tüm sinemaları Amerikan filmlerini, şu vurdu kırdılı filmleri kaldırdılar ve tüm sinemalarda Kırgız filmleri gösterdiler. Televizyonda bu filmler gösteriliyor ama sinemalarda uzun bir dönemdir izlemek mümkün değildi. Festivaller dışında çok nadir gösterimi oluyor. Belki bu sayede gençleri bu tarafa yönlendirmek mümkün olacak.” Ancak eldeki zenginliğin de değerlendirilmesi büyük bir zorlukla karşı karşıyadır: “Bizim yaşına göre zengin sinema tarihimiz olmasına rağmen şu anda bu mirasımız büyük tehdit altında, tehlikede çünkü bizde bu arşivin orijinalleri yok. Kırgızistan hükümetinin mali gücü yetmiyor.” “İşin en korkunç tarafı yeni gelen neslin şu vurdu-kırdı sineması ya da Amerikan sinema diline yakın işler çıkarması. Bizde yok ama Rusya’da Sinema Konfederasyonu var, orada eski dönemde üretilmiş filmler için Baltık ülkeleri ve bağımsızlığını kazanan diğer cumhuriyetler katılıyor. Onlar düzenli olarak Almatı’da olsun Moskova’da olsun festivaller düzenliyorlar. Bu festivallerde klasik işler yanında yeni yapılan işlere de yer veriliyor. Ama Kırgızistan’da ne yazık yok.” Özellikle Amerikan sineması konusunda Okeyev’in tespitleri çok önemlidir: “Amerikan sinemasının yaptığı gibi hiçbir ölçüsü, hiçbir ahlak anlayışı, kaygısı olmayışı Türkiye ve benzeri toplumlarda çürütücü, yozlaştırıcı etki yapabilir. Çünkü kendileri hiçbir ölçü tanımıyorlar. Onlar için her şey bitmiş gibi. Sinemanın bu anlamda büyük bir tehlike olduğunu söyleyebiliriz.”
TÖLEMİŞ OKEYEV’İN TÜRK DÜNYASI SİNEMASI İÇİN TEKLİFLERİ
Tölömüş Okeyev Türklerin her alanda daima birlik olmasını, sırt sırta vermesini istiyordu. Düzenlenmesinde büyük emeği olan 1. Türk Dünyası Sinema Günleri’nde Tölömüş Okeyev kendisiyle yapılan söyleşide, Türk Dünyası Sinemasının geleceği için yapılan ve yapılması gereken çalışmalar için “Bir Türk imajı oluşturmalıyız” şeklinde özetlenebilecek şu görüşleri söylemiştir:
“Şimdi çok farklı bir dönem yaşıyoruz. Pazar ekonomisine geçtik. O zaman Moskova filmlerinin maliyetini Moskova karşılıyordu. Goskino Sinema hükümetin sinema organıydı. Bütün memleketlerde şubesi vardı; Kırgız Goskino, Kazak Goskino gibi. O zaman da dağıtım oldukça profosyonelce işliyordu. Mesela Kırgızistan’ın nüfusu 4,5 milyondur. Film nerede çekilirse çekilsin bu teşkilat filmin tüm Sovyetlerde gösterimini sağlıyordu. Film iyi ya da kötü olsun, kaynak aktarımı kesindi. Artık filmlerin dağıtım işi filmin çekildiği cumhuriyete ait. Sözgelimi bir milyon dolarlık bir film çektiniz. Kırgızistan’da topu topu 4,5 milyon nüfus var, bunun 400 bini seyirci, asla maliyetini karşılayamazsınız. Sadece sinema sanatçıları değil, diğer sanatçılar da zor durumda. Cumhuriyetler filmlerinin komşu cumhuriyetlerde gösterimini sağlayamıyorlar. Koordinasyon yok, daha önce merkezden güdümlü olan tüm bağlantılar fesholdu. Özbekistan nüfusunun çoğunluğu nedeniyle şanslı. Alman, İtalyan ya da Amerikan şirketlerle birlikte çalışmanın yollarını arıyor sinemacılar. Milli film çok zor hale geldi. Halk ekonomik bakımdan sıkıntılı, işsizlik had safhada. Bir sistemden başka bir sisteme geçiş hayli sancılı oluyor.
İlk adımı attık. Problemlerin her iki tarafta da olduğunu biliyoruz. Ancak birlikte olmamız gerektiğini söylemeye çalışıyoruz biz. Türk birliği, Türk dünyası, Türk’ün inancı bir, dini bir, kültürü bir deyip duruyoruz. Ben onca yıldır Türkiye’de Kırgızistan büyükelçiliği elçiliği yapıyorum. Görevde olduğum süre içinde teorik olarak konuşulup tartışılan onlarca projeye şahit oldum ve bu organizasyon pratiğe geçirilen ilk proje. Bir sinemacı takımı oluşturmalıyız. Pazar ekonomisinin kuralları gereği oyunu birlikte oynamalıyız.
Bu 1. Türk Dünyası Sinema Günleri için bir organ oluşturduk. Her Türk cumhuriyetinden bir temsilci seçtik. Bu organ inşallah koordinasyon eksiğimizi giderme yolunda çalışmalar yapacak. Türk cumhuriyetlerinin tümünde 80-100 milyon seyirci var. Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Tataristan, Özbekistan yani hepimiz bir araya gelip bir kurum oluştursak ve sözgelimi Manas, Dede Korkut gibi kendi kültürümüzün mihenk taşı olan ortak konularımız üzerinde çalışsak harikulade bir şey olur. Bunun için filmlerimizi KDV’siz ucuz bir fiyata gösterebileceğimiz salonlar bulmamız lazım. Böylelikle geniş bir sinema coğrafyası oluşturabiliriz.
Benzer tarafları kadar farklı yönleri de olan bu iki izleyici ortak bir temada buluşabilir. Avrupa’da bir Euromage var. Bizim de bir Turkomage oluşturmamız gerek. Bizim sinemamızda dil ve tarih var; hepimizde bunu koruma kaygısı var. Amerikan zihniyeti tüm dünya sinemasını etkiledi. Biz şimdi bir bildirge hazırladık ve tüm Türk dünyası cumhurbaşkanlıklarına sunacağız. Türk cumhuriyetlerinde bir kuruluş var: TÜRKSOY. Kültür bakanlarının oluşturduğu, kanunen tüm sanat dallarını koruma altına alan ve destek vermeyi taahhüt eden bir kuruluş bu. 1993’e Almatı’da kuruldu. Teoride dansa, baleye ve tiyatroya kadar tüm sanat dallarına yönelik olsa da pratikte ilk olarak sinemacılar bu mekanizmayı işletecekler. Çünkü sinema en kapsamlı sanat ve bir araya gelinmede, bu geniş coğrafyayı, kültürü tanıtmada, bir Türk imajı oluşturmada en önemli vasıta olacak. Bu festival de her yıl 21 Kasım’da tekrarlanmalı. Bu yıl belediye kapsamında, gelecek yıl başka bir platformda belki. Ama mutlaka devam etmeli. Kaynak neresi olursa, hangi parti, hangi vakıf olursa olsun fark etmez. Burada Türk olmak gibi siyaset ve politika üstü bir zihniyet var çünkü.
Amerikan sinemasının her halükârda kendi ürününü pazarlamak isteyeceği ve bu nedenle mevcut ya da muhtemel kültür ittifaklarını engellemek istediği malum. Bizim cumhurbaşkanlarına sunacağımız mektupta da bu husus var. Buna karşı bir tedbir alınmalı. Amerika sırf üçüncü dünya için film üretiyor. Kendi sinemalarında göstermediği, sırf diğer ülkelerin TV’lerinde ve sinemalarında gösterilmek için yapılan, kalitesiz ama Amerikan kültürünü enjekte eden filmler bunlar.”
SONUÇ
Tölömüş Okeyev büyük bir yönetmen olmasının yanında iyi bir diplomattı. İnsan ilişkilerinde mükemmel bir insandı. Çok geniş bir dost halkası vardı. Çünkü dost canlısı, sıcakkanlı, duygularını açıkça ifade eden, alçakgönüllü bir insandı. Yönetmen Tevfik İsmailov onun için: “Daima benimle şakalaşan, güler yüzlü, geniş yürekli Tölömüş” diyor.
Onun ailesine, eşine ve çocuklarına çok önem verdiğini biliyoruz. En verimli zamanında eşinin tedavisi için yönetmenliği bir yana bırakıp büyükelçilik yapması takdire şayandır. Türkiye’de bulunduğu süre içinde biz televizyoncuları ve sinemacıları Türk Dünyasının sinema alanında yapılmasını bizden beklediği konulara, projelere yönlendirmeye çalıştığına bizzat şahidim. Meslektaşlarına önem verirdi. Ne zaman kendisinden bir görüşme talebim olsa en sıkışık zamanlarında bile kabul etmişti. Türkiye’de Manas Destanı’nın daha çok tanınması ve Türkiye’deki çok eski Kırgız hatıralarının ortaya çıkarılması için yaptığı çalışmalar ortadadır. Türk Dünyası ile ilgili her toplantıda çok önemli bir manisi olmazsa Tölömüş Abiyi görebilirdiniz. Onu daima Türk Dünyası Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultaylarındaki ümitli, mütebessim ve heyecanlı haliyle hatırlayacağım.
Böylesine önemli bir kıymet ne yazık ki Türkiye’de yeterince tanınmadı. 17-18 Kasım 2005 tarihlerinde Ankara’da “Türk Dünyası Yıldızları”nı anma törenlerin çerçevesinde ünlü Kırgız sinema yönetmeni, Kırgızistan’ın ilk Ankara Büyükelçisi rahmetli Tölömüş Okeyev, doğumunun 70. yılında anıldı. Bilkent Üniversitesi ve Milli Kütüphanede düzenlenen T. Okeyev’i anma törenlerine Kırgızistan Kültür Bakanı Sayın Sultan Rayev, Türk dünyasının tanınmış sinema yönetmenleri: Azerbaycan’dan Tevfik İsmayilov, Kırgızistan’dan Genadi Bazarov, Özbekistan’dan Kamara Kamalova ve Ali Hamrayev, Tacikistan’dan Devletnazar Hudaynazarov ve Türkiye’den Alev İdrisoğlu iştirak ettiler. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT) tarafından da yayınlanan etkinlik süresince, merhum yönetmenin hayatı ve sanatsal yaratıcılığını yansıtan fotoğraf sergisi, slâyt ve film gösterisi yapıldı ve bir panel düzenlendi. Tölömüş Okeyev’in 1984 yapımı “Ak İlbarsın Tohumu” adlı filmi 18-19.11.2005 tarihlerinde TRT INT VE TRT TÜRK kanallarında yayınlandı. Yine aynı film Tölömüş Okeyev’i anma amacıyla yapılan törende Sinemasalı’da gösterildi.
Türkiye Türkçesine henüz aktarılmış kapsamlı bir filmografisi bulunmadığı için bu çalışmanın sonuna kısa bir Tölömüş Okeyev Filmografisi ekledik. (Bu makalenin hacmi yüzünden aldığı bütün ödüller belirtilmemiştir.) Kanaatimce Okeyev için yapılacak ilk çalışma, eserlerinin asıllarının elde edilerek arşivlenmesidir. En azından kopyalarının alınıp çoğaltılması, sayısal ortama aktarılması faydalı olacaktır. Böylece bu filmler ABD veya Batı kökenli filmlerin istilasındaki sinema salonlarımızda gösterilemese bile bilgisayarlarda seyredilebilecektir. Zaman zaman yapılan anmalar daha sistemli yapılabilir.
Senaryoları, makaleleri kitap olarak yayınlanabilir; çekilmemiş senaryoları, gerçekleşememiş projeleri hayata geçirilebilir. Okeyev’in Bolat Mansurov’la birlikte yazdığı, Muhtar Avezov’un Abay Yolu romanından uyarlanan dizi senaryosu bulunmaktadır. Henüz filme çekilmemiştir. Yine Mansurov’la birlikte Cengiz Han’ın senaryosunu yazmıştır. Nihal Bengisu Karaca Okeyev’le yaptığı bir söyleşide “Kaşgarlı Mahmut’tan Atatürk’e kadar tüm Türk büyüklerini kapsayan bir belgesel projesi var Okeyev’in.” diye haber veriyor. Okeyev: “Yesevi, Koca Bektaşi, Yunus Emre… bunları tanıtmak görevimiz. Çünkü tarih bunların eseri. Bu insanlar olmasa bir Türk ulusu olmazdı.” diye düşünüyordu. Yine kızı Alima Okeyeva “Türkiye ve Rusya’nın beş yüz yıla yayılan ilişkileri hakkında bir senaryo çalışması vardı babamın, bu Rusça olarak bir dergi biçiminde yayımlandı. Şimdi bir kitap ve bir belgesel üzerinde çalışıyoruz. Bunun dışında babamın farklı makaleleri var, onları bir kitap ve bir dergi halinde çıkartmak gibi düşüncelerimiz var.” diyor. Mirasını saklamanın sadece ailesinin değil bütün Türklerin meselesi olduğunu düşünmeliyiz.
Onun mirasını korumanın yanında Türk Dünyası sinemasına emek ve gönül verenlerin bir olması, birlikler kurması, ortak yapımlar gerçekleştirmesi, ortak film destek kurumları kurması ve ortak bir gösterim ağı oluşturması gibi çalışmaları Tölömüş Okeyev’in ruhunu şad edecektir. Allah onun mekânını cennet etsin.
TÖLEMİŞ OKEYEV
1963 “ZNOY” Sesçi:
1965 “BU ATLAR” (Belgesel film), Yönetmen:
1966 “ÇOCUKLUĞUMUZUN GÖKYÜZÜ”, Yönetmen, Senarist:
1969 “DERİNLİĞİN SESİ” (Belgesel film), Yönetmen;
1970 “MİRAS” (Belgesel film), Yönetmen:
1971 “KUŞ AVCILIĞI” (Belgesel film), Yönetmen;
1972 “ATEŞE TAPANLAR”, Yönetmen, Senarist:
1973 “KÖTÜ ADAM (ATEŞLİ BİRİ)”, Yönetmen:
1975 “KIZILELMA”, Yönetmen, Senarist:
1977 “ULAN RÜZGÂRI”, Yönetmen, Senarist:
1980 “ALTIN SONBAHAR”, Yönetmen:
1982 “OLGA MANUILOVA HEYKELİ” (Belgesel), Yönetmen;
1984 “AK İLBARSIN TOHUMU/BEYAZ LEOPARIN NESLİ” Yönetmen, Senarist:
1986 “AŞKIN SERABI”, Yönetmen, Senarist:
1986-1987. T. Okeyev, Muhtar Avezov’un yazdığı Abay Yolu romanından uyarlanan “ABAY” adlı dizinin senaryosunu Bolat Mansurov’la birlikte yazdı. Film çekilmedi.
1987-1988 İsay Kalaşnikov’un “Zalim Asır” romanından uyarlanan “Cengiz Han” dizi senaryosunu Bolat Mansurov ile birlikte yazdı.
1990 “DENİZ KIYISINDA KOŞAN ALA KÖPEK” (Senaryo)
1990-1992 “Gelecek” adlı yapım şirketi olarak I.C.C (İtalya) ile çekilecek olan “Cengiz Han” filmi yapım, senaryo ve sanat çalışmalarını yürüttü.
1993-1998 Kırgızistan Cumhurbaşkanı Aksar Akayev’in Türkiye Cumhuriyeti nezdinde ilk büyükelçisi.
1995 “MANAS’IN 1000.YILI” dolayısıyla “MANAS” Belgesel Film, Yapımcı, Yönetmen;
1995 Okeyev’in girişimleriyle “MANAS” albümünün Kırgızca Türkçe, İngilizce yayını.
1998-2001 TÜRKSOY Kırgızistan Temsilcisi
Ayrıca “İlk Öğretmen”, “Toprak Ana”, “Beyaz Gemi”, “Erken Gelen Turnalar” gibi filmlerin ortaya çıkmasında da teşebbüsü ve gayreti olmuştur.
Aldığı büyük ödüller:
Sovyetler Birliği Büyük Sanatçısı, 1985
Ateşli Biri:
Locarno Festivali ödülü, 1974
Bakü Festivali ödülü, 1974
Çocukluğumuzun Gökyüzü:
Sovyetler Birliğinin en iyi yönetmeni, 1968
Derinliğin Sesi:
Kırgızistan Cumhuriyetinin en iyi yönetmeni
Ak İlbarsın Tohumu:
Berlin Film Festivali Altın Ayı, 1985
Sovyetler Birliğinin en iyi yönetmeni, 1985
Arslan Küçükyıldız
Yönetmen-Yazar

Bir cevap yazın
*
*
*